Umut...


2005 Aralık ayıydı. Tamamen hayal ürünüm olan o yazıyı Hoca’mla paylaşmış; heyecanla ondan gelecek eleştirileri bekliyordum. Henüz, bir kedim bile yoktu.

Karşılaşma demiştim yazının adına. Belki de içten içe karşıma çıkacak ve beni hayatımın en zor dönemlerinden biri olan o dönemde sarıp sarmalayacak, yaralarımı iyileştirecek “bir şey” bekliyordum. O bir şey, ismi cismi belli olmaksızın, hayatımın her döneminde er ya da geç gelip buldu beni.

Ve ben o günden sonra aslında Nilgün’ü hep biraz daha fazla anlamaya başladım. Çocuklarla ilgili endişelerimizi paylaştığımız her konuşmada, ısrarla kendi kızının “kalbinin kırılmasından” çok korktuğunu söyleyip duruyordu. Diğer (uyuşturucu ya da alkol bağımlılığı gibi) endişelerin yanında, onunki o kadar basit geliyordu ki kulağa, gülüp geçiyorduk.

Ne zaman uykularımı kaçıracak şekilde “kalbim kırılsa” aklıma ilk gelen hep Nilgün oldu.

Hoca’m, Karşılaşma’mı okuyup, önce ona bir ad verip vermediğimi sordu bana ve "Umut"la ve yaşamında neler olduğuyla ilgili o kısa son bölümü lütfen koru. Onu daha sonra genişletip bir yazı yapacaksın, dedi. Bundan yaklaşık 3,5 sene önce.

Bense onun sorusu üzerine şunları yazmıştım:

“Bir ad vermiş miydim ona? Bilmiyorum. Bahsettiğim şey, bir hayaldi. İlle de bir ad vermem gerekseydi herhalde ona "Umut" derdim.

Evim hiç bir zaman yazıda bahsettiğim kadar "yaşanmayacak" duruma gelmedi. Ancak hepimizin -bana göre- gerçek evi, gerçek sığınağı ruhlarımız, kirleniyor, dağılıyor, parçalanıyor. Bizi bu durumdan kurtaracak "şey" çıkıp gelene kadar da öylece kalıyor.

Bazen bir kedi yavrusu, bazen bir çocuk, bazen sağlam dostluklar, mutlaka aile birliği, bazen aşk... Bu hayal hayatımın hep zor zamanlarında farklı şekillerde çıktı benim karşıma. İnanıyorum ki herkesin mutlaka en az bir kez, bir şeye hayatın anlamını yükleyerek yaşadığı olmuştur. İşte Umut da benim için beslediğim, büyüttüğüm, bakışlarımı parlaklaştıran şey. Hayatın anlamını yüklediğim değer.”

Bu gece, kapımdaki tiz sese kulak kesilmeden az önce, “bir şey” olmasını, “bir şeyin” gelmesini bekliyordum aslında. İçten içe, uykusuz geçecek, yorucu bu gecede kendimi işe yarar ve değerli hissetmemi sağlayacak bir şey olsun diye umutlanıyordum.

Sonra onu aldım kucağıma, kulakları, patileri buz kesmiş; ağlamaklı gözleriyle bana muhtaç olduğunu söylercesine gözlerime bakıyordu.

Süt içti, ısındı, uyudu, uyandı, mama yedi, oyun oynadı.

Ben sabaha kadar onu seyrettim ve sabah oldu!

Şimdi o, bazen bir kedi yavrusu, bazen bir çocuk, bazen sağlam dostluklar, mutlaka aile birliği, bazen aşk olan Umut’un cisme bürünmüş haliyle bana, “yeryüzünde elini uzatabileceğin ve uzattığın el ona umut olacak herhangi bir canlı olduğu sürece dik durmalısın” diyor.

Alev Durmuşoğlu
27.04.2009