Ökkeş Yok Artık!


Önceki gece sıçrayarak uyandım uykumdan, Ökkeş ölüyordu rüyamda, çok korktum.

Sabah kalktım, Bengi’lerle buluştum, nefis bir kahvaltı. İstanbul soğuk mu soğuk, fırtına geldi geliyor. Sonra kahve faslı, derken çizim yaptık Bengi’yle, daha doğrusu o çizdi, ben taklit etmeye çalıştım. Dünya tatlısı bir kedi çizdi. İçimden “Bunun adı Ökkeş olsun” demek geçti ama her iki lafımdan birinin Ökkeş olmasından da utanarak sustum. Yusuf’a Ökkeş’i anlattım uzun uzun, yaramazlıklarını, nasıl akıllı ve sevgi delisi bir kedi olduğunu… Sonra cep telefonumdan fotoğrafını gösterdim. O minik kafasına yastık yapmıştı bilgisayarın faresini, “asla yastıksız yatamaz, kumanda, sigara paketi ne bulursa yastık yapar kendine.” Annem aradı biz yeniden yoldayken, hasta olduğunu söyledi Ökkeş’imin. Aklımdan “Kimbilir yine ne yedi, ishal oldu.” diye geçirdim. Gülerek “ölse de kurtulsam” dedim. Bilseydim…

* * *

Evimizden ayrılırken geçen hafta, son kalan kolilere yapıştı ve çıkmak istemedi evden. Kimse inanmıyordu belki ama, o bana gerçekten tüm hissettiklerini anlatıyordu, bazen sadece bakarak, bazen miyavlamasıyla, bazen susup kalmasıyla. Kucağıma aldım onu, sana söz veriyorum, havalar ısınsın daha güzel bir evimiz olacak, dedim. Patisiyle çeneme dokundu ve çıktık evden. O eve birlikte, dört beş parça eşya ile girmiş, o evde çok anı biriktirmiştik. Saçma gelecek elbette birilerine, hiç açıklama yapacak gücüm de yok ki. Ama kısaca millet kıçını yırtıyorken mutlu olmak için, biz sadece sahiplendik birbirimizi. Ve sadece basit bir duyguydu bizim mutluluğumuzu sağlayan, o bana ben ona bakıyordum. O beni ben onu büyütüyordum. O bana, ben ona muhtaçtım. O kadar eşittik ki… Ağladığımda kocaman olmuş kıpkırmızı burnumu alırdı patilerinin arasına ve uzun uzun bakardı gözlerime. Hiç sesi çıkmaz, hiç yaramazlık yapmazdı böyle zamanlarda. Şimdi kucağımda olsa -hoş bu kadar kırmızı olmazdı burnum o zaman ama- yine burnuma yanaklarıma dokunur, silerdi gözyaşlarımı. Onunla uğraşmayı çok seviyordum, yaramazlıklarını anlatıp şikayet ederken bile gülüyordum hınzır hınzır. Çünkü ben neden olmuştum onun bu derece sevgi delisi ve yaramaz olmasına. Henüz yeni yürüyen bir bebekken yapıştığında paçama, o gün anlamıştım tepeme çıkaracağımı. Her gece bir pışpış ritüelimiz vardı mesela. Kucakta bir süre sağa sola sallanır, ancak ondan sonra uyurdu. O gün ne yaşamış olursam olayım, patisiyle yanaklarıma dokunurken onu kucağımda sallamak ve mis kokulu kafasından öpmek, ilaç gibi gelirdi bana. Benim ona değil, aslında onun bana hükmettiğini biliyordum ve rahatsızlık da vermiyordu bu. Bir kez olsun sesimi yükseltmemiş olmam, yasaklar koyarken bile “lütfen” diyerek onu öpücüğe boğmam, tüm ipleri onun eline vermişti, ama ben bu durumu kabul ederken bile gülüyordum. Onun şımarıklığı, yaramazlıkları, beni omzumdan, kucağımdan aşağı bir an olsun inmek istemeyecek kadar çok sevmesi, hoşuma gidiyordu.

* * *

Annem aradı, hasta olduğunu söyledi Ökkeş’imin. Ciddiye almadım, konduramadım çünkü. Bir de ot süpürge yer kusar, mutfaktan birşeyler çalar ishal olurdu, annem her yaramazlığını hastalık sanardı. Bir kaç dakika içinde gelen bir başka telefon üzerine eve doğru yol almaya başlamıştım bile.

Merdivenleri çıkarken, içim pır pır etti. Ökkeş kapıda beni karşılayıp, patilerini üzerimdeki kıyafete geçirip kucağıma çıkmak isteyecekti hemen. Onu kucakladıktan sonra halıya oturup, göbeğini öpecektim. “Hani nerde senin pillerin, gerçek olamazsın sen, gerçek hiçbir şey bu kadar tatlı olamaz, sen olsan olsan oyuncaksın, içinde can yok senin” diyecektim. Meğer içinde can yokken de çok tatlıymış benim oğlum…

* * *

Kapıda karşılamadı beni, koştum gittim yanına, öylece yatıyordu. Kafasını kaldırıp yüzüme bakamadı bile. Kucağıma aldım, gözlerini araladı, bir bebek gibi sarmaladım onu, bir bebek gibi patisini göğsüme dayadı. Koşarak gittik veterinere. Saatlerce acı çekti, al beni götür burdan der gibi baktı gözlerime. Yapılabilecek her şeyi fazlasıyla yaptığını, benim yapmam gereken şeyinse sadece onu sıcak tutmak ve vücut ısısını yükseltmeye çalışmak olduğunu söyledi veteriner. Kocaman bir havluya sarıp, eve döndük.

* * *

Kat kat örtüler, kaloriferin önünden özel yer, sıcak su torbaları… Kulakları ve patileri buz gibiydi yine de. Aslında “yapılabilecek her şeyi yaptık, sıcak tutun yeter, bundan sonra bekleyeceğiz” derken veterinerin “ölmesini bekleyeceğiz” dediğini çok iyi anlamıştım. Anlamıştım ama konduramamıştım bir türlü. Gencecik, dünya tatlısı kedim neden ölsündü ki durduk yere… Sürekli kulaklarını ve patilerini kontrol ettim. Bir ara ısındılar bile. Aradan biraz zaman geçmişti ki, ağlamaya başladı oğlum. Acı çekiyor ve gözleri kısık çaresizce bana bakıyordu. Defalarca öptüm onu, patilerini ısıtmaya çalıştım avuçlarımda. Saat gece 2 ye geliyordu, başucunda üşüyen patisi avcumun içinde dalmışım uykuya. Saat gece 3 e gelirken gözlerimi açtığımda, diğer patisiyle de parmaklarıma sarılmış buldum onu. Kaskatıydı. Kulaklarından ve yanağından öptüm, üzerinde yattığı havluya sardım onu. Kucaklayıp çıkarken evden son kez, kardeşi şaşkın gözlerle bize bakıyordu. Yere eğildim, vedalaşmaları için çağırdım onu yanımıza. Normalde asla yaklaşmayan kedi, geldi, baktı, kokladı. Gitmeyin der gibi sürtündü bacaklarıma ve biz onun şaşkın bakışları arasında, oğlumun en sevdiği şeyi yaparak, son kez arabayla yola çıktık.

* * *

Ölmek ne demek bugün biraz daha anladım ben. Parça parça bırakıyorsun evrene bir şeylerini. Sürekli kopuyor bir parçan. En sona kalan şey, o tek nefes. Aslında zamanla ölüyor canlılar, zamanla ufak ufak ölüyoruz ve en küçük parçamız da gidince veriyoruz son nefesimizi. Ben hayatımın son 2.5 senesini bir annenin bebeğiyle ilgilendiği gibi ilgilendiğim kedimle geçirdim. Ve sahip olduğum en büyük parçalardan biri daha gitti bugün, üstelik ona en çok ihtiyacım olduğu bir günde.

Ben biraz daha yaklaştım ölüme. Ölüm zaten hep benimle…

Alev Durmuşoğlu
02.11.2009